Yazmaya ilk başladığım yıllarda en büyük korkum okunmamaktı. Acaba biri durup bu cümlelere zaman ayıracak mıydı? Bugün ise aklımı bambaşka bir ihtimal meşgul ediyor: Ya okunuyor ama kimsenin zihninde iz bırakmıyorsak?
Yaklaşık on beş yıldır yazıyorum. 2009’da ilk blog yazımı yayımladığımda yazmak bugünkü kadar hızlı değildi. Daha yavaştı, zahmetliydi. Eskiden bir yazıya başlamadan önce onunla günlerce, bazen haftalarca yaşardım. Notlar alır, altını çizdiğim cümleleri tekrar tekrar okur, yürürken bile zihnimde paragraflar kurardım. Çoğu zaman yazı daha bilgisayarın başına oturmadan neredeyse tamamlanmış olurdu; kelimeleri yalnızca temize çekmek kalırdı geriye.
Bazı metinlerin oluşması haftaları bulurdu. O zamanlar bunu bir zorluk sanıyordum. Bugün geriye dönüp baktığımda, yazıya derinliğini veren şeyin o yavaşlık olduğunu fark ediyorum. Şimdi ise her şey çok daha hızlı. Kaynaklara saniyeler içinde ulaşıyor, notları anında derleyebiliyor, fikirleri hızla paragrafa dönüştürebiliyoruz. Bu büyük bir imkân. Yine de şu soruyu düşünmeden edemiyorum: Hız kazandıkça, düşünmeye ayırdığımız zamanı da mı kaybediyoruz?
Geçtiğimiz günlerde katıldığım Eğitim 5.0 konferansında her zaman olduğu gibi çok sayıda not aldım. Hatta konferansa katılamayanlar için bir yazı kaleme alabileceğimi düşündüm. Her günün sonunda notlarımı temize çektim. Sıra hepsini birleştirmeye gelmişti ki Linkedin’de birçok eğitimcinin konferansla ilgili izlenimlerini paylaştığını gördüm.
Yazıları okumaya başladığımda tuhaf bir şey fark ettim. Konferansa katıldığım için ne söylendiğini anlayabiliyordum. Ama eğer orada olmasaydım ve yalnızca bu metinleri okusaydım, gerçekten anlar mıydım? Muhtemelen ana fikirleri kavrardım. Konuşmaların başlıklarını öğrenirdim. Belki öne çıkan birkaç kavramı da yakalayabilirdim. Yine de bir şey eksik kalırdı:
Düşüncenin sesi.
Çünkü metinler doğruydu, düzenliydi; hatta etkileyiciydi. Ama neredeyse hiçbiri bana bir insanla karşılaşmışım hissi vermiyordu. Daha da şaşırtıcı olan, yapay zekâdan önce kendine özgü bir üslubu olduğunu bildiğim yazarların bile sesi kısılmıştı sanki. Hani güçlü bir metni okuduğunuzda size “Bunu sadece bu kişi yazmış olabilir.” dedirten ve adeta sahibini ele veren o ses. Acaba ben de zaman zaman o benzer seslerin arasına karışıyor muydum? Bu ihtimal rahatsız ediciydi.
Yapay zekâdan uzak durduğumu söyleyemem. Ben de kullanıyorum; hızlanmak için, düşüncelerimi berraklaştırmak için, bazen göremediğim noktaları fark etmek için. Sonunda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyorum:
Konuşan gerçekten ben miyim?
Bu soru göründüğü kadar kolay değil. Bazen durmayı gerektiriyor; düşünmeyi, hatta akışın biraz dışına çıkmayı… Galiba ses böyle zamanlarda güçleniyor.
Aysun Yağcı
Güneşli Bir Gün Bir eğitimcinin dünyası
