“Yaz”ma Sıkıntısı

2Mesleğimin ilk yılında çalıştığım dershanede kendisiyle ve çevresiyle kıyasıya savaşan felsefeci bir arkadaşım vardı. Yine ateşli bir şekilde birisini eleştirdiği anlardan birinde şöyle bir cümle kurmuştu: “Onun bildiği kadar benim unuttuğum var!” Bu afilli cümleden o kadar etkilenmiştim ki bir gün uygun bir anda kullanılmak üzere aklımın köşesine kazımıştım. Son derece ukala bir şekilde bir kere de kullanmıştım. Yıllar sonra bugünkü bakış açımla  bu cümleyi ele aldığımda ve onu gençliğin çok biliyor  olma vurgusundan kurtardığımda gerçekten de bildiklerimizin ve unuttuklarımızın toplamından ibaret olduğumuzu görüyorum. Peki yazmak isteyip yazamadıklarımız da buna dahil edilebilir mi? Belki…

Var oluş bir kutlamaysa yazmak bu kutlamanın en güzel yollarından biri.

Neredeyse iki yıldır yazı yazmıyorum, yazamıyorum. Yazmak, bir içe bakma süreci ve yataktan kalkıp da gece yatıncaya kadar yapmak zorunda olduklarımız, bu içe bakışı sekteye uğratıyor. Her gün bir rüyadan başka bir rüyaya uyanıyoruz ve rüyanın daha gerçekmiş gibi görünen ikinci kısmı, yazmak için gereken trans durumuna izin vermiyor.

Gün içinde “beni yaz” diyen fikirler, türlü şaklabanlıklarla dikkatimi çekmeye çalışıyor ve her seferinde şimdi sırası mı diyerek onları unutuşun  tozlu sandığına kilitliyorum. Ta ki yaz gelip de etrafımdaki hemen herkes sorunlarını da alıp uzaklaşana kadar…

O zaman da başka bir telaş alıyor beni. Okunması gereken kitaplar, eğitimle ilgili yüzlerce makale, izlenmesi gereken filmler, online derslerin videoları… Bilgisayarımın yanında, yatağımın baş ucunda her zamankinden daha fazla kitap tepecikleri oluşuyor. Bütün çeşitlerin tadına aynı anda bakmak istiyorum. Bir oyuncakçı dükkanına girmiş  ve istediği her şeyi alması serbest bir çocuğun kararsızlığı, doyumsuzluğu ve sevinci arasında bir yerlerdeyim. Ara sıra odama bir şeyler sormak için giren okul çalışanlarına o anda başka bir alemde olduğumu hissettirmeden adapte olmaya çalışıyorum; ama gözlerimdeki uykuyla uyanıklık arasındaki bakışa benzeyen yapışkan ağırlık, odaklandığım noktadan geri dönmeme izin vermiyor.

Uzun zamandır yazmadığım için sitemin müdavimleri çoktan terk etmişler beni. Bendeki çok seslilikle tezat bir sessizlik, yorumsuzluk hali.

Olsun varsın. Var oluşu kutlamaya devam ediyorum.

Dershaneden Özel Okula Geçmek İsteyen Öğretmenlere Öneriler

6Özel okullara yapılan öğretmen başvurularının çoğunluğunu uzun zamandır dershanelerde çalışan öğretmenler oluşturmakta. Son yıllarda bu oran malum politikalar nedeniyle hissedilir oranda arttı.  Dershane öğretmenleri, eğitim politikalarında hemen her yıl yapılan değişiklikler ve dershanelerin kapanma tehlikesinden bağımsız bir şekilde de aşağıda sayacağımız başka sebeplerden dolayı özel okullara geçmeyi istemekteler.

Bunlardan en önemlisi, ortak mallar hiyerarşisi. Yani artık sektörün bu kadar çok dershaneyi kaldırmaması, artan rekabet, rekabetin fiyatlara yansıması, düşük fiyatların düşük öğretmen ücretlerini beraberinde getirmesi, hatta bazı dershanelerin öğretmenlerin ücretlerini ödeyememesi, gecikmeli ödemesi…vb. Çalışma şartları, hafta sonu mesai yapmak zorunda olmak, herkesin işe gittiği pazartesi günleri anlamsız bir şekilde tatil yapmaya mecbur olmak ve sevdiklerinle bir araya gelememek…Kişi özelinde ise en çok duyduğum; yalnızca öğretim odaklı olmaktan bıkmak ve öğrencilere eğitim adına da bir şeyler vermeyi arzulamak. Devamını Oku »

Öğrenme Yaşantılarının Mesleki Gelişime Etkisi

1Geçenlerde devlet okulunda sınıf öğretmeni olan arkadaşımla eğitim seminerleri hakkında konuşuyorduk. Kendisi aynı zamanda bir ÖRAV (Öğretmen Akademisi Vakfı) eğitmeni.

Sene sonuna doğru okullarına milli eğitim müfettişi gelmiş. Müfettiş, kapıdan girer girmez müdüre arkadaşımın adını vermiş ve kendisini çağırmalarını söylemiş. Müdür öğretmeninin soruşturma ile işinin olmayacağını biliyormuş ama yine de onun adına endişelenmiş.  Arkadaşım müdürün odasından içeri girip de konuşmalar başlayınca durum açıklığa kavuşmuş. Devamını Oku »

Sınıfta Pygmalion Etkisi

pygmalion-effect 2Eliza Doolittle’ın George Bernard Shaw’ın “Pygmalion’da Albay Pickering’e yaptığı şikayette şöyle demişti: Bir hanımefendi ile bir çiçekçi kız arasındaki fark, onların nasıl davrandığı değil, gördükleri muameledir. Ben Prof. Higgins için her zaman bir çiçekçi kız olacağım. Çünkü o bana her zaman çiçekçi kız muamelesi yapıyor ama ben istersem senin için hanımefendi olabileceğimi biliyorum. Çünkü sen bana hanımefendi muamelesi yapıyorsun ve her zaman yapacaksın.

Eliza aslında bu cümleleriyle pygmalion etkisinden bahsetmektedir. Bir insan başka bir insana yeni bir hayat, yeni yetiler, yeni hünerler verebilir ama bunu ancak bunlara inanarak ve o kişiye zaten bu yeti ve hünerlere sahipmiş gibi davranırsa başarabilecektir.

Pygmalion etkisi, sınıf ortamında çok güçlü bir şekilde çalışır. Bir öğretmen olarak, öğrencilerinizin kapasitelerinin en yüksek seviyesine ulaşmalarına yardım ederek onlara yen bir hayat verebilirsiniz.

Araştırmalar, birincil olarak bir öğrencinin başarısının öğretmeninin beklentileriyle ve ona karşı sergilediği tutum la belirlendiğini; ikinci olarak eğer öğrenci öğretmen öğrenci için gerçekleştirilebilir yüksek başarı hedefleri koyarsa öğrencinin genelde bu hedeflere ulaştığını göstermiştir.

Diğer yandan araştırmalar, öğrenci başarısını güdülemeyen öğretmenlerin sonunda gerçekten da başarısız ve motivasyonsuz öğrencilerle karşılaştığını göstermiştir.

Kaynak: “The Classrom Teacher’s Book Of Management Essentials” , Jarvis Finger & Barry Bamford

Bir Yıldıza Övgü

Geceleyin çıkıp terasına

gösterişsiz ve çok yüksek

bir gökdelenin

kubbesine dokunabildim

gecenin ve tutuverdim

sevgime dayanamayan

firuze bir yıldızı.

 

gece karanlıktı

karıştım sokağa

cebimde çalıntı yıldızla.

Devamını Oku »

Bütünlük

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.

“Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.

“Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi.” der Marco.

Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:

“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”

Marco cevap verir: “Taşlar yoksa, kemer de yoktur.” İtalo Calvino, Görünmez Kentler

 

 

Labirent

Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir. Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. Ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur. Hans Magnus Enzensberger

Kelimeler

En yakınınızdaki insanların konuşurken en çok  hangi kelimeleri  kullandığına dikkat eder misiniz? Ya da konuştuğunuz insanların etkisinde kalarak bir süre sonra onlar gibi konuşmaya başladığınızı fark etmişliğiniz var mıdır?

Aslına bakarsanız yakın çevremizdeki insanların seçtikleri kelimelerden, kelimeleri telaffuz şeklinden de etkileniriz, okuduğumuz kitaplar veya izlediğimiz dizilerden de.

Üniversite üçüncü sınıfta üzerinde çalışmaya başladığım okul bitirme tezim, Ahmet Mithat Efendi’nin Dağarcık adlı felsefe mecmuası üzerineydi. O yazıları Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirmeye çalışırken doğal  olarak yazarla o kadar hemhal olmuştuk ki bir süre sonra çevremdeki insanlar bendeki bu 19. yüzyıl Türkçesiyle konuşma durumuyla dalga geçmeye başlamışlardı. Buna rağmen meramımı başka kelimelerle ifadeye muktedir olamıyordum. Muhazaralarından mütelezziz olduğum dostlarım, bu konuda beni uyardıkları vakit kendime çeki düzen vermem gerektiğini anlamıştım. Devamını Oku »

Video Oyunlar ve Eğitim

Okullarda kullanılagelen dijital araçların mazisine göz atmaya ne dersiniz?

90’ların başında öğrenim hayatına başlayanlar hatırlayacaktır. Teknoloji adına şanslı sınıflarda bulunan araç-gereç, video oynatıcı ve televizyondan ibaretti. Hiç unutmam, bize izletilen ilk video thalassemia hakkındaydı ve çok ilgimizi çekmişti. Kasetten televizyon ekranına yansıyan, taşıyıcı ebeveyn – hasta çocuk eşleştirmeleri, hala gözümün önündedir.

90’ların sonuna doğru, özellikle dil eğitimine ağırlık veren okullarda kasetçalarlar devreye girdi. Mr.& Mrs. Brown’un sesleri, telaffuzları hala kulağımda çınlar. Tepegözleri de unutmamak lazım tabii. Öğretmenlerimizin inci gibi yazılarıyla doldurduğu asetat kağıtlarının tahtadaki yansıması, büyütülmesi küçültülmesi de pek çok öğrencinin zihninde yer etmiştir. Devamını Oku »

Duyguların Dili

Duyguların Eğitsel Liderlikteki etkilerinden söz etmişken  duyguların dilinden bahsetmemek olmaz diye düşündüm.

Duygularımızın da bir dili var; ama bu daha çok sözsüz bir dil. Duygularımız bizim  doğru kararlar vermemizi sağlayan içsel pusulalarımız. Buna rağmen insanlar çoğu zaman içlerindeki bu yol gösterici pusulayı görmezden gelmeyi tercih ederler. Duygular sürekli bastırılır, ta ki bir gün daha şiddetli bir şekilde ve bizim kontrolümüzün  dışında “Ben buradayım!” diyene kadar.

İnsanoğlu hayatta pek çok zorluğun üstesinden gelebiliyor, büyük buluşlara imza atabiliyor; ama iş duygularla başa çıkma meselesine gelince sınıfta kalıyor. Karla Mclaren entelektüel olarak parlak, fiziksel açıdan becerikli, ruhsal bakımdan yaratıcı olsak da duygusal olarak az gelişmiş olduğumuzu söylüyor. Bunun sebeplerinden birisi  duyguların dışa vurmanın  hala bir zayıflık olduğu inancı. Halbuki duygusal bir kişilik, zayıf kişilik anlamına gelmiyor. Devamını Oku »

Arşivler

Konuk Yazarlar

Flash required