Eğitim 5.0 ve Geleceğin Okulları Üzerine Bir Düşünce
Eğitim bazen ileriye doğru konuşurken geriye doğru yürür.
Kongre merkezine giden uzun koridordan geçiyorum. Sağımda ve solumda yayıncıların standları sıralanmış. Parlak kapaklar, üst üste dizilmiş soru bankaları, “yeni baskı”, “tamamı video çözümlü”, “fenomen öğretmenlerden konu anlatımları”, “yeni nesil sorular”, “yapay zekâ destekli ödevler”
Kitapların içinde QR kodlar… Okutulduğunda daha fazla içerik vaat ediyor. Büyük ekranlarda tanıtım videoları dönüyor.
Havada tanıdık bir eğitim dili var:
Daha çok soru.
Daha çok pratik.
Daha çok tekrar.
Bu manzaraya yabancı değilim. Türkiye’de eğitimin uzun yıllardır kurduğu güvenli alan tam olarak burası: Ölçülebilir olan, sayılabilir olan, garanti hissi veren.
Koridorun sonuna doğru ilerledikçe uğultu değişiyor. Kapılar açılıyor, konferans salonuna giriyorum. Bir anda başka bir zamana geçmişim gibi.
Sahnede konuşulanlar bambaşka:
Eğitim 5.0
Belirsizlikle başa çıkma
Duygusal Zekâ
Eleştirel düşünme
Makinenin değil, insanın güçlü yanlarını büyüten bir eğitim anlayışı…
Salonda gelecek konuşuluyor.
Sonra oturum bitiyor. Kapılar açılıyor. Kalabalık yeniden koridora akıyor.
Ve ben tekrar aynı yerden geçiyorum.
Aynı standlar.
Aynı kitaplar.
Aynı pedagojik refleksler.
O an kaçınılmaz bir soru zihnime yerleşiyor:
Eğitim bazen ileriye doğru konuşurken geriye doğru yürüyor olabilir mi?
Yaratıcı dramada “bilinç koridoru” denen bir teknik vardır. Katılımcı, iki sıra insanın arasından yürür. Sağdan ve soldan sesler yükselir: Kuşkular, korkular, itirazlar, alışkanlıklar… O kişi, bütün bu fısıltıların arasından geçerek kendi yolunu bulmaya çalışır.
Antalya’daki sempozyumda o koridordan geçerken aklıma bu teknik geldi. Sanki eğitimin de iki sesi var. Bir ses geleceği anlatıyor. Çocukları henüz var olmayan bir dünyaya hazırlamaktan, ezberin yerine düşünmeyi koymaktan, öğrenmeyi kişiselleştirmekten söz ediyor.
Diğer ses ise daha tanıdık:
“Risk alma.”
“Garantiden şaşma.”
“Veliler bunu ister.”
“Sınav gerçeğini unutma.”
“Ölçemediğini öğretemezsin.”
Biri davet ediyor, diğeri temkinli. Biri ufku gösteriyor, diğeri zemini kaybetmekten korkuyor.
Bütün bu tablo tek bir soruya açılıyor:
Okullar gerçekten dönüşmek istiyor mu, yoksa yalnızca dönüşüm hakkında konuşmayı mı seviyor?
Çünkü dönüşüm kelime olarak ilham vericidir; pratikte ise huzursuz edici. Alışkanlıkları yerinden oynatır. Kontrol duygusunu azaltır. Başarıyı yeniden tanımlamayı gerektirir. En zoru da şudur: Dönüşüm, belirsizliği kabul etmeyi ister. Oysa okul sistemleri belirsizliği sevmez. Sistemler öngörülebilir olanla rahat eder.
Eğitim tarihine baktığımızda aynı sahneyle sık sık karşılaşırız: Yeni fikirler önce sahnede doğar, ama sınıfa inmesi zaman alır. Bazen çok uzun zaman. Konferans salonları geleceğin provasının yapıldığı yerlerdir. Koridorlar ise bugünün gerçekliğini hatırlatır. Eğitim her zaman bu gerilimin içinde yön bulmaya çalışır.
O gün salonda yalnızca konuşmaları değil, yüzleri de okumaya çalıştım. Not alan okul liderleri vardı. Sunumları kaydeden öğretmenler. Oturum aralarında gelecek üzerine hararetle tartışan eğitimciler…Salondaki gelecek tasavvuru, okulun gündelik ritmine değdiğinde ne kadar varlığını sürdürebilecekti?
Çünkü okullar yönlerini çoğu zaman vizyon belgeleriyle değil, karşı koyamadıkları basınçlarla belirler:
Veliler
Sınavlar
Gelenekler
Alışkanlıklar…
Tam da bu noktada gerçek sınav başlar:
Geleceği savunmak, bugünü memnun etmekten daha fazla cesaret ister.
Çünkü gelecek, risk almayan kurumlara nadiren uğrar.
Eğitim 5.0 üzerine konuşmak zor değil. Zor olan, o konuşmanın okulun gündelik ritmine sızmasına izin vermek. Gerçek dönüşüm büyük sloganlarla değil, küçük ama kararlı tercihlerle başlar. Çünkü gelecek bir gün aniden gelmez. Günlük pratiklerin içine yavaşça yerleşir.
Koridor artık yalnızca bir mekânı değil, eğitimin durduğu eşiği hatırlatıyordu. Eğitim bugün gerçekten bir eşikte. Bir tarafında üç yüz yıllık okul modelinin alışkanlıkları var: Standartlaşma, kontrol, tek doğru…Diğer tarafında ise çok daha karmaşık bir dünya uzanıyor: Yapay zekâ, hızla değişen meslekler, bilgi bolluğu, dikkat ekonomisi, anlam arayışı. Ve eski haritalar, artık değişmiş bir dünyayı tarif etmekte zorlanıyor.
Tam da bu eşikte Levent Erden’in bir cümlesi yankılandı:
“Masayı yeniden kurmamız gerekiyor.”
Bu, var olan masadan birkaç parçayı kaldırıp yerine yenilerini koymaya çağıran bir söz değildi. Daha köklü bir davetti. Masayı yeniden kurmak istiyorsak önce onu tamamen boşaltmayı göze almalıydık.
Çünkü ilerlemenin önündeki en büyük engel çoğu zaman yanlış olanı değil, artık yeterli olmayanı koruma ısrarıdır. Boş masa cesaret ister. Alışkanlıkları askıya almayı, başarıyı yeniden tanımlamayı, hatta bir süre neyin işe yarayacağını tam olarak bilememeyi…
Eğitimde en tehlikeli yanılsamalardan biri, araçların yenilenmesini dönüşüm sanmaktır. Daha parlak ekranlar, daha hızlı platformlar, daha “yeni nesil” sorular… Oysa araç zenginliği, amaç netliği anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine araçlar çoğaldıkça asıl soru görünmez hale gelir:
“Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?”
Eğer bu sorunun cevabı belirsizse, en ileri teknoloji bile bizi ileri taşımaz. Sadece hareket ediyormuşuz hissi verir.
Koridorlarda kaybolmamak için kendimize bazı pusulalar belirlememiz gerekiyor. Gelecek önce zihinde kurulur. Sonra dile yerleşir. En sonunda davranışa dönüşür. Bu üçü arasında mesafe varsa koridor uzar ve insan o koridorda yönünü kaybedebilir.
Okullar için asıl risk hata yapmak değildir. Asıl risk, konfor alanını başarı sanmaktır. Çünkü dünya artık sadece doğru cevapları hızlı verenleri değil, doğru soruları sorabilenleri bekliyor.
Ezberi güçlü olanları değil, düşünme kası gelişmiş olanları.
Talimat izleyenleri değil, yön bulabilenleri.
Sempozyum bittiğinde son bir kez o koridordan geçtim. Bu kez daha yavaş yürüdüm.
Şunu düşündüm:
Gelecek belki konferans salonlarında başlıyor. Ama hangi yöne gideceğimize, o salonlardan çıktıktan sonra karar veriyoruz. Asıl mesele, hangi fikirlerin konuşulduğundan çok, hangilerinin bizimle birlikte okula döndüğü.
Çünkü yönünü kaybetmeyen kurumlar, yolları hiç karışmayanlar değildir. Yönünü kaybettiğini fark ettiğinde durabilen, bakabilen ve gerekirse rotasını yeniden çizebilenlerdir.
Eğitim şimdi tam olarak böyle bir dikkat istiyor.
Aysun Yağcı
Güneşli Bir Gün Bir eğitimcinin dünyası
