Anasayfa / Eğitim / Yazmak Cesaret İster

Yazmak Cesaret İster

Günaydın çocuklar, bugünkü dersimizde kompozisyon yazacağız?
–    Üf, yine mi!

Öğrencilerden,  bir şeyi yazmalarını istediğinizde hep bu tür sızlanmalarla karşılaşırsınız.  “Konu hakkında konuşsak, tartışsak ama yazmasak olur mu” derler ısrarla. Yazmaktan ölesiye korkarlar. Ya da yazmaları istendiğinde onlardan en çok duyduğumuz söylem “Aklıma bir şey gelmiyor ki” cümlesidir. İşte bu noktada öğretmenin yönlendirmesi çok önemli.

Bir gün yine arkadaşları harıl harıl yazarken oturup kara kara düşünen bir öğrencime : “Sen de yazamadığını yaz o zaman demiştim.” Nasıl yani, dedi. Ve şöyle bir kompozisyon çıktı ortaya:
“Çok kasvetli bir gündü. Hava, günün bu saatinde karanlık olduğu için sınıfın ışıklarını yakmak zorunda kalmıştık. İki saat olan Türkçe dersimizde bugün yazı yazacağımızı öğrenince yine mi dedim içimden. Yazı yazmayı nedense hiç sevemedim. En zoru da başlamak. Bir başlasam gerisi geliyor; ama nasıl başlayacağımı bilmiyorum ki. Yanımdaki arkadaşımın ben başlayamazken yarım sayfayı doldurmuş olması da sinirimi bozuyor ayrıca.”

Ne güzel bak, giriş paragrafın bitmiş, gelişme bölümüne geçebilirsin dediğimde öyle bir sevindi ki baktım yazamamakla ilgili kendine söylediği o negatif düşünceler ortadan kalkmış,  verilen konu hakkında ciddi ciddi düşünmeye başlamış. O öğrencimle daha sonraki derslerde başlayamama sıkıntımızın hiç olmadığını hatırlıyorum.

Yine bir gün derste yazı çalışması yapıyoruz. Bir öğrencim aynen şunu sordu: “Hayal gücümüzü kullanabilir miyiz?” İçimden başka neyi kullanacaksın ki yavrum, derken arkadaşlarının güldüğü öğrenciyi kurtarmak için arkadaşınız yazdığı yazıda kurgusal öğelere yer verip veremeyeceğini soruyor diyerek onu kurtarmaya çalışmıştım. Gerçekten de onu söylemek istemişti aslında. Şimdiye kadar öyle kalıplar içerisine hapsetmiştik ki onları, romanların ve hikayelerin büyük çoğunluğununuydurma olduğunu söylediğimde, şaka yaptığımı düşündüler. Ve dahi yıllarca çok saçma şeyler yazdıklarını sanan ve kutunun dışında düşünen öğrencilerim benden en yüksek puanları aldıklarında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Yazmak için özgürleşmek gerekiyordu önce, sol beynin kalıplarından sıyrılmak, sağ beyninin sesine daha çok kulak verebilmek.

Tecrübelerim sonucunda doğruladığım bir başka tespit de öğrencilerin soyut konulardan ziyade kendilerinden yola çıkarak yazdıklarında yazacak daha çok şey bulabildikleri. Hatırlıyorum da ortaokulda ve lisede Türkçe yazılılarında kompozisyon konusu hep bir atasözü olurdu. Daha önce hiç duymadığın bir atasözü  olursa vay haline. Öğretmen de öldür Allah yardım etmez. Hiçbir ipucu vermez. Şimdilerde yeni nesil öğretmenler,  yazmak için soyut konular verdiğimizde hiç değilse serbest çağrışım ve beyin fırtınası yöntemlerini kullanarak ya da örnek olaylar anlatarak konuyu somutlaştırmaya çalışıyor, anahtar sözcük ve kavramları öğrencilerimize veriyoruz . O yüzden midir nedir bizim ortaokulda yazdığımız kompozisyonlarda klişe başlangıç cümleleri olurdu. Bunlar yuvarlak laflar olurdu aynı zamanda, ne yana çeksen oraya giden.  “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler.” ve “İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli şey akıldır.”  gibi cümleler en  popüler olan cümlelerdi. Konu mu? Konunun önemi yok. Bunlar her konuya uyardı. Yazı yazmayı seven bir öğrenci olarak bende bu klişe laflardan oldukça bol miktarda bulunurdu.

Buradan da anlaşılıyor ki özellikle 6 ve 7. sınıflarda yazı konusu verirken somutlaştırmaya ve örneklemeye daha müsait olan konuları seçmekte yarar var. Gelin şimdi size bir lise öğrencisiyle ikinci kademe öğrencisi arasındaki düşünüş farkını nasıl keşfettiğimi anlatayım. Hiç unutmam 2003 yılının Eylül ayı. Uzun zaman büyük yaş gruplarına öğretmenlik yapmış biri olarak ilk defa 6. sınıflara derse giriyorum. İki saat olan dersin ilk saatinde uzun uzun insanın hedefleri olması  gerektiğinden ve bu hedefleri gerçekleştirmek için yapılması gerekenlerden (planlama, hırs, inanç, çalışma..gibi)bahsettim. Bir saat hiç soluk almadan konuşmuşum. Baktım öğrencilerden  hiç  ses yok. İkinci saatin başında bu sene hangi konuları işleyeceğimize bakalım isterseniz deyip tahtaya “Konular” diye bir başlık attım. Derken bir öğrenci parmak kaldırdı. Orta Başlık mı yan başlık mı, diye sordu. Ne fark eder ki diye düşündüm içimden;  ama baktım cevap bekliyor, tatmin olması için orta başlık dedim. Sonra bir parmak daha. Şimdiki soru da şu: “Hepsi büyük harf mi?” Evet. Bir başkası kırmızı kalemle mi, diye sordu, ben de espri olsun diye “Hayır, mor kalemle” dedim. Baktım herkes ciddi ciddi kalem kutusunda mor kalem arıyor. Durun çocuklar, dedim ne yapıyorsunuz siz. Başlığın nasıl yazıldığının, ne renk olduğunun ne önemi var. Başlık başlıktır. Hem siz büyüdünüz artık. 6. sınıf oldunuz, bu kadar basit şeylerde inisiyatif kullanmanız lazım. Ve bir parmak daha kalktı havaya. İnisiyatif ne demek? İşte o zaman anladım ki ben birinci ders boşa konuşmuşum. Halletmemiz gereken başka şeyler varmış. Halledebildik mi derseniz, size canı gönülden bir evet derim. 6. sınıf kompozisyonlarını saklayıp 8. sınıfta kendilerine gösterdiğim bu çocuklar, kendilerindeki müthiş gelişmeye ve o somuttan soyuta geçiş sürecine  hayret ettiler.

Lisede,  bir edebiyat dersinde  “Ben öğretmen olursam, öğrencilerime kompozisyon yazılısında hiç atasözü sormayacağım.” diye yemin ettiğimi hatırlıyorum ve gerçekten de hiç sormadım. Soyut, derin anlamları olan özdeyişler sordum; ama yazacakları hakkında beyin fırtınası yapmadan kesinlikle yazmaya başlamalarına izin vermedim. Buradan ata sözlerimiz gibi dilimizin en büyük hazinelerini yadsıdığım sanılmasın; ancak ben, bir atasözünü direkt olarak açıklamaktan ziyade, bu hazinelerimizi yazdığımız yazının içinde, söylemek istediklerimizi özetleyen ve ona son noktayı koyan bir nitelikte kullanmayı daha uygun buldum hep.

Lisede Edebiyat dersinden nefret eden buna rağmen Edebiyat öğretmenliğinden severek ve başarıyla mezun olan bir insan olarak öğretmenin kendini ve dersi sevdirmesinin ne kadar elzem olduğunu ise sanırım söylememe gerek yok.

Üniversitedeki en sevdiğim hocam, “Yazmak bir alışkanlıktır.” derdi hep de bir türlü ne demek istediğini anlayamazdım. Şimdi yazmadan duramayan bir insan olarak onu daha iyi anlıyorum. Üstelik yazmak cesaret ister.  Neden mi? Bir konuşmayı dinlerken genelde ya yeterince iyi dinlemediğimiz ya anlamadığımız ya da beynimizde konuşmanın  bizde yarattığı çağrışımlarla fazlaca meşgul olduğumuz için mesajı kaçırabiliriz. Ama  yazdığınızda ya da yazılanları okuduğunuzda , belki bir cümleyi defalarca okuyarak söylenmek istenenleri daha iyi yorumlarsınız. Konuştuktan sonra bir eleştiriyle karşılaştığınızda “Aslında ben öyle demek istememiştim, yanlış anlaşılmış” diye işin içinden sıyrılma şansınız vardır;  yazmışsanız eğer ben böyle bir şey demedim, diyemezsiniz. Basbayağı demişsin, işte derler karşına geçip. İşte bu yüzden cesaret ister yazmak. Eleştirilebilmeyi göze almaktır yazmak, bir başkaldırıdır da aynı zamanda, zamana meydan okuyan. Atalarımız ne demiş: “ Söz uçar yazı kalır.” Yazan, yazdıklarını paylaşan, düşüncelerinin nasıl göründüğünden korkmayan parlak nesiller yetiştirmek dileğiyle…

Hakkında Aysun Yağcı

Öğretmenlik deneyimlerimi, kendimce doğrularımı, okuduklarımı, aldığım eğitimleri, çıkarımlarımı paylaşmaya devam ediyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top