Anasayfa / Genel / Hatıra Kurtarıcısı
Hatıra Kurtarıcısı

Hatıra Kurtarıcısı

Karantina günlerinde sosyalleşmenin yegane yolu, dostlarla görüntülü konuşmak. Geçenlerde eşimle arkadaşının arasında geçen diyaloğa kulak misafiri oldum. Arkadaşımız, dijitalleşmenin başta kitaplar olmak üzere her şeyi  nasıl da değersizleştirdiğinden dem vuruyor hiçbir şeyin gerçek bir kitabın yerini tutamayacağını söylüyordu.  Konu, kütüphane sahibi olmaktan, e-kitaplara; dijital basından kağıt tüketiminin ormanlara olan zararlarına kadar vardı. Bu diyalog, son zamanlarda neredeyse uyku dışındaki tüm zamanımı dijital ortamda geçiren biri olarak yaptığım işin değerini üzerine düşünmemi sağladı.

Eşimin babasının 40 yıl önce aldığı bir film makinesi vardı, o makineyle çekilen filmleri eski usül film makinesiyle duvara yansıtarak izlerdik. Sonrasında onları video kasete dönüştürmek zorunda kaldık. Bunların arasına düğün- nişan CD’lerimiz ve oğlumun bebeklik videoları da eklendi. Aradan bir 10 yıl geçti VHS videoları CD’ye dönüştürdük.

Karantina günlerine geldiğimizde ise elimizdeki bilgisayarlarda CD okuyucusu olmadığı için hiçbirini izleyemez olmuştuk. Komşunun CD okuyuculu bilgisayarı imdadımıza yetişti. Bilgisayar önce bir güzel dezenfekte edildi ve tüm videoların bilgisayara aktarılması ve mp4’e çevrilmesi süreci başladı. Sonrasında videoları bir haftalık yoğun bir mesainin ardından kısa parçalar halinde Whatsapp’tan paylaşılabilir hale getirdik. Hem hüzünlendiren, hem mutlu eden videolarla aramızdan ayrılanları yad ederken birlikte geçirdiğimiz zamanların değerini bir kez daha anladık.

Hatıralarımızı kurtarmıştık, panzehiri kendi içinde saklı olan dijitalleşmeye karşı dijitalleşme mücadelemizde şimdilik kazanan biziz. Bundan on yıl sonra elimizdekileri kurtarmak için hangi formata dönüştürürüz bilemem.

Buradan bakıldığında dijitalleşmenin her şeyi değersizleştiği varsayımına temkinli yaklaşmak gerekiyor. Hatırlıyorum da 2000’li yılların başlarıydı. Dijital fotoğrafçılık yeni çıkmış, herkesin fotoğraf sanatındaki bu değişime şüpheyle yaklaştığı yıllardı. Hele hele Türkiye’de fotoğrafın duayenleri fotoğrafı değersizleştiriyorsunuz, dijital makinelerle çekilen, fotoğraf değildir diye söyleniyorlardı. Yıllar geçti kendileri de dijital makine kullanmaya ve fotoğraflarını dijital olarak arşivlemeye başladılar. Korktukları başlarına gelmemişti. Ne o fotoğraf sanatçılarının ne de çektikleri fotoğrafların değeri azaldı.

Fotoğrafın dijitalleştiği bu süreçte, fotoğraf sanat bile değildir tartışmaları sürerken sanat müzayedelerinde dijital olarak çekilmiş fotoğraflar rekor fiyatlara alıcı buluyordu. Andreas Gursky’nin Ren Nehrini çektiği fotoğraf 4,3 milyon dolar ile rekor kırmıştı. Ardından Peter Lik’in fotoğrafı 2014 yılında 6,5 milyon dolarla rekoru eline aldı.

Benzer bir süreç müzik endüstrisinde de yaşandı. Steve Jobs ilk Apple ITunes Store üzerinden tanesi 1 dolara iPod’lara müzik indirme fikrini ilk ortaya attığında müzisyenler kaset, CD ve plakların yerini tutamayacağını, plastik CD kılıfları ve kağıt kapakları olmadan bir albümün işe yaramayacağından bahsediyorlardı. Şimdi o müzisyenlerin eserleri Spotify’da yer alıyor. Spotify eser sahiplerine müziklerin dinlenmesi başına bir ödeme yapıyor. Geçenlerde Fazıl Say, kendisiyle yapılan bir röportajda eserlerinin Spotify’da en çok dinlenen klasik piyano icraları olduğundan göğsü kabararak bahsediyordu.

Yine Robert De Niro, yıllar önce Irishman filmini yapmak istediğinde bir dağıtımcıyla anlaşmıştı. Ancak yıllar içerisinde sektördeki değişimler yüzünden yapımcı/dağıtımcı şirketler güçlerini yitirmeye başladılar. Büyük bütçeli işlere girmek istemiyorlardı artık. O sırada Netflix konuya dahil oldu ve 3 saatlik son teknolojilerin kullanıldığı filme talip oldu. Tüm yapımı üstlendi. Film yayınlandıktan sonra Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci, karizmalarından bir şey kaybetmediler. Bilakis ortaya çıkan sanat eserinden uzunca bir süre övgüyle bahsedildi.

İnsan var olduğu sürece sanat var olmaya devam edecek. Bazı sanat türleri yok olabilir, bazı yeni türler ortaya çıkabilir, sanatın üzerinde durduğu mecra değişebilir. Nihayetinde kağıt sadece bir mecradır. Kağıttan önce yazı; taşlar, yapraklar, hayvan derileri üzerinde yazılıyordu. Eminim ilk matbaa Avrupa’da çıktığında o zamanki yazarlar eserlerinin artık sınırsızca ve fütursuzca basılabileceğini düşünerek bu sürecin sonucunda eserlerinin değersizleşeceğini düşünmüşlerdi.

Sanatın kendisiyle onun yayınlandığı mecrayı karıştırmamak gerekiyor; fotoğraf bir fotoğraf kağıdı değildir; müzik bir CD değildir; kitap da kağıt değildir.  Sanat insan var olduğu sürece değişik formlarda var olmaya devam edecek. Bu eğitim için de keza öyle.  Okul da sadece bir bina değildir, yetiştirilmesi gereken konular,  kazanımlar, notlar hiç değildir. Bunu içinden geçtiğimiz süreçte çok net anladık.

Dijitalleşme, uzaktan da olsa öğrencilerimize ulaşmamıza izin veriyorsa ona hak ettiği değeri vermeyelim de ne yapalım?

Aysun Yağcı

Hakkında Aysun Yağcı

Öğretmenlik deneyimlerimi, kendimce doğrularımı, okuduklarımı, aldığım eğitimleri, çıkarımlarımı paylaşmaya devam ediyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll To Top