Anasayfa / Genel / Bir Akşamüstü
Bir Akşamüstü

Bir Akşamüstü

Cuma akşamüstü uzaktan veli toplantısını bitirir bitirmez kendimizi evin önündeki 200 metrelik yola atıyoruz. Burada 20 sefer gidip geldiğinizde 4 km yürümüş oluyorsunuz; ancak Tuna’nın da yürüyüşe çıkmış olduğunu fark ettiğimizden ve bizi görünce hemen içeri gireceğini bildiğimizden “Biz burada yürümeyeceğiz, tepeye çıkacağız.” diyerek onun yürüyüşten vazgeçmesini bertaraf ediyor ve evin yanındaki tepenin yamacına doğru yöneliyoruz.

Düzlük bitip de tam tırmanmaya başlamışken, karşımıza bir koyun sürüsü çıkıyor. Onlara yol vermenin telaşıyla, bir patikaya sapıveriyoruz.  Bu patika, bir evin bahçesine çıkıyor. Yanlış yolda olduğumuzu anlar anlamaz gerisingeri dönmeye çalışırken arkamızdan bir amca sesleniyor. “Nereye gidiyorsunuz?” “Yanlış geldik amca, tepeye çıkacaktık, biz.” diyoruz. Olsun olsun gelin buradan da yol var diyerek bize evlerinin arkasındaki keçi yolunu gösteriyor. Tam onun gösterdiği yola seğirtirken “Oruç musunuz?” diye soruyor. Yok diyoruz, değiliz. O zaman çay içmeden şuradan şuraya bırakmam, diyor. Öyle kararlı bir şekilde söylüyor ki bunu, kendimizde bir adım daha atacak güç bulamıyoruz.

Sosyal mesafe ne olacak diyemeden dut ağacının altındaki sandalyelerde buluveriyoruz kendimizi. O esnada daha sonradan adının Zeynep olduğunu öğrendiğimiz eşi gelip hoşgeldiniz diyerek çay koymaya gidiyor. Karantina günlerinde tanrı misafiri olmayı böylece başarıyoruz.

Bir yandan tereddütle Serdar’ın yüzüne bakarken bir yandan da onun bu davete razı oluşunun altındaki algoritmayı çözdüğümü zannediyorum: 65 yaş üstü oldukları için belli ki çok uzun zamandır evden çıkmamışlar ve üstelik amca da sigara içiyor ve eğer virüsü almış olsalar zaten çoktan hastalanırlar. Yaşadığımız köyde çok şükür tek bir vaka yok ve biz de iki aydır neredeyse hiç kimseyle temas etmedik. Öyleyse biz de onlar için bir tehlike oluşturmuyoruz.  Dönüş yolunda bu algoritmayı doğruluyor Serdar.

Mehmet amca, Kütahya Simavlıymış. Eşi Zeynep teyze ise bu köyden. Mehmet amca 50 yıl önce karısının köyüne gelip yerleşmiş. Bir müddet köyün ortasından geçecek olan yoldan evlerini nasıl kurtardıklarının hikayesini dinliyoruz. Sonra Zeynep teyze sen ne iş yapıyorsun yavrum diye soruyor. Öğretmenim,  diyorum. Konuşmandan anlamıştım zaten diyor gülümseyerek. Nerede görev yaptığımı soruyor ve konu İzmir’e geliyor. Aslında İzmir’de oturduğumuzu ama karantina sürecini burada geçirdiğimizi söylüyoruz.

“İzmir” asıl hikayenin başlangıç noktası… Belki bu kelime hiç telaffuz edilmese de yıllarca sayısız kere anlatılmış ve bazıları için tekrar tekrar anlatılıp kanıkşanmış hikaye eninde sonunda anlatılacak.

Üstelik hiç bilmeyen birine anlatacak olmanın verdiği hazzı kim Mehmet amcanın elinden alabilir ki… Hikaye ne kadar acı verici olursa olsun… Hatta arada dayanamayıp söze giren Zeynep teyzeyi her seferinde “Dur be koca kız, bi ağız tadıyla anlatayım” diyerek tatlı tatlı tersleyen Mehmet amca, uzun uzun anlatıyor olan biteni.

Ben kurgu yazmayı beceremem. Bu hikayeyi anlatırken kurguya gerek yok; çünkü Mehmet amca çok başarılı bir hikaye anlatıcısı. Hikaye, başındaki kasketi çıkarıp saçlarını göstermesiyle başlıyor. “Bak kızım, 20 yıl önce bir gecede beyazladı bu saçlar!” Merakımız çoktan uyanmış, gözlerimiz Mehmet amcaya kilitlenmiş, hikayeyi dinlemeye başlıyoruz.

20 yıl önce kızının nişan töreninde yanlışlıkla ateşlenen bir av tüfeğiyle alt üst oluyor hayatları, üstelik nişanlanacak olan biricik kızları Ayşe,  gözlerinin önünde düşüveriyor yere, ölmemiş şükür; ama ayağının biri paramparça… Ne kemik kalıyor ne et. Acilin ardından İzmir’e sevk ediyorlar Ayşe’yi; çünkü ayağını ancak mikro cerrahi kurtarabilir.

Kütahyalı Mehmet amca ne yapıp edip en iyi cerrahı buluyor kızı için. Ameliyatına 8 doktor giriyor ve ameliyat 9,5 saat sürüyor. Vücudunun başka bir yerinden aldıkları kemik ile ayağı toparlamayı başarıyorlar ancak hiçbir zaman eskisi gibi yürüyemiyor Ayşe.

Ameliyatın yapıldığı hastane yeni açılmış ve ortopedi bölümünün ilk hastası da onlar. Hastane yeni açıldığı için pek çok eksiği var. Mehmet Amca bakıyor ki hastanede sargı makinası yok, hemen sanayiye gidiyor ve demir çubuklardan kaynak yaptırarak geçici de olsa bir çözüm buluyor. Hastane odalarında telefon olmadığını fark ediyor sonra, evinde bulunan dört tane telefon makinesini getirip hastaneye bağlıyor;  bir tanesini de Ayşe’nin baş ucuna koyuyor. Tam 5 ay o hastanede kalıyor Ayşe.  

Ameliyatını yapan doktora vermek için 10 bin lira ayırıyor Mehmet Amca. Tüm birikimi bu. Doktora parayı uzattığında doktor çok kızıyor Mehmet Amcaya, “Sok onu cebine, ben senden para mara almam.” diyor. O zaman da bu parayı hastaneye bağışlayacağım diye tutturuyor Mehmet Amca, doktorla birlikte başhekime çıkıyorlar. Başhekim bağış isteğini duyunca, kaç dönüm tarlan var diye soruyor Mehmet Amcaya, o da üç dönüm diyor. Başhekim şaşkın, koca çiftliği olanlar bu parayı bağışlamıyor diyerek parayı almayı reddediyor. Ayşe kızımız bize emanet, diyor.

Sonrasında sabahtan Pamukkale turizme konulup İzmir otogarında Mehmet Amcanın karşıladığı kolilerde; köy biberleri, şeftaliler, kirazlar gelip gider oluyor hastaneye. Benim yavrumu kurtardı onlar, diyor minnetle. Ayşe ne zaman kontrole gitse koca koca profösörler hiç sıra bekletmezler Ayşe’ye diyor biraz da gururlanarak.

Sonrasında ne oldu, evlendi mi diye soruyorum Zeynep Teyzeye. Anlıyorum ki kader pek de gülmemiş Ayşe’ye. İki çocuk ve 17 yıllık evlilikten sonra kocası  kanserden ölüvermiş iki sene önce.

Emekli misin Mehmet Amca diyoruz. Emekli olamadığını ve 675 TL yaşlılık aylığı aldığını söylüyor. Koca kız da alıyor benim kadar. Zeynep teyze hemen ekliyor. “İkisini birleştirince bir bağkur maaşı kadar oluyor, çok şükür.”

Yutkunuyoruz, çay çok güzel diyoruz. Hemen çay yapmanın püf noktasını da öğretiyorlar bize. 5 aylık kangal yavrusu Karabaş’la tanışıyoruz. Keçiler yemesin diye etrafını tellerle çevirdikleri badem ağacı, altına diktikleri domatesler, derken biber fideleri….. Biz de fide bulamadık tohum ektik diyorum. Israrla fidelerinden vermeye kalkıyorlar. Ne desek kafi gelmiyor.

Gün batmaya yakın, elimizde biber fideleri ve öğretmenlerin çok sevdiğini söylediği fesleğenlerle dönüyoruz eve.

Hakkında Aysun Yağcı

Öğretmenlik deneyimlerimi, kendimce doğrularımı, okuduklarımı, aldığım eğitimleri, çıkarımlarımı paylaşmaya devam ediyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Scroll To Top